top of page

Zamanın Bizimle Dansı

  • Yazarın fotoğrafı: onur ekici
    onur ekici
  • 25 Ara 2024
  • 2 dakikada okunur

zaman

Zaman, hepimizin bildiği fakat asla tam olarak kavrayamadığı bir olgudur. Birçok felsefi düşünür, zamanın ne olduğunu anlamaya çalışmış, onunla ilişkimizi çözmeye çalışmıştır. Ancak zamanın en gerçek ve en derin anlamı, belki de duygularımızla şekillenir. Zamanın hızını, nasıl geçtiğini ya da ne kadar sürdüğünü asıl belirleyen şey, tıpkı bir ressamın tuvali gibi, içsel dünyamızdır.

Zaman, her an bir nehir gibi akıp giderken, bizim ona yüklediğimiz anlamla değişir. İçsel halimize bağlı olarak zaman, bazen ağırlaşır, bazen hızlanır; bazen yakıcı olur, bazen de kaybolur gibi hissedilir. İşte, zamanın bizdeki yansıması, her duygusal haliyle farklı bir şekilde belirginleşir.


Beklemek ve Sabretmek: Zamanın Yavaşlayışı


Zaman, beklerken en çok kendini belli eder. Beklemek, içsel bir boşluk yaratır, zaman bir nevi yerinde sayar gibi hissedilir. Bir yere ulaşmak, bir hedefe varmak için gerekli olan sabır, zamanın akışını neredeyse durdurur. Kişinin beklentisi büyüdükçe, zaman ona daha yavaş gelir. Beklemek, sadece bir şeyin olmasını istemek değil; anın içinde kaybolmak, zamanı anlamaya çalışmaktır. Her saniye uzun, her dakika sonsuz gelir. Ancak, bir gün beklediğimiz an geldiğinde, bir bakmışız ki o uzun bekleyiş, sadece bir anı hatırlatır. Zaman geçer, ama beklentilerimizin büyüklüğü, onu hep yavaşlatır gibi gelir.


Gecikmek: Zamanın Hızlanışı


Zaman, geciktiğinde bir anda hızlanır. Her şeyin üzerinde bir belirsizlik yavaşça toplanırken, biz ne kadar da çok şeyin peşinden sürükleniyor olsak da bir şeylere ulaşmakta zorlanırız. Gecikmek, yalnızca bir olayı değil, bir hayalin ertelemesini de ifade eder. Gecikme, zamanın hızla geçişinin bir parçasıdır. Sabırsızlık arttıkça, zaman hiç durmaksızın geçer. Zaman, aslında ne kadar biriktirse de duygularımız ona hızlı bir şekilde akar, biz fark etmeden. Bir şeyler kaybolur, başka şeyler yerini alır.


Zamanın Gölgeleri


Zaman, üzüntüde en acı şekilde işler. Acı, bir yara gibi zamanın üzerinde açılır ve her geçen saniye, zamanın yükünü daha da ağırlaştırır. Üzüntüyle, zaman neredeyse bir çukur gibi olur. Bir saat, bir ömür gibi gelir. Her dakika daha da sıkıcı hale gelir. Oysa mutlu olduğumuzda, zamanın kısaldığını düşünürüz. Her an, bir gülümseme kadar kısa gelir. Çünkü mutluluk, zamanın katmanlarını eritir, zamanın hızına takılmazsınız. Mutluluk, kaybolmayan ama uzayan bir anın ta kendisidir.


Zamanın Sonsuzluğu


Acı, zamanın en ağır yüküdür. Bir kayıp, bir ayrılık, bir hüsran... Zaman, her geçen saniyede daha da ağırlaşır. Acı çekerken, zaman bir nehir gibi değil, bataklık gibi hissedilir. Ne kadar uğraşsanız da, zaman bir türlü geçmez. Oysa sıkıldığınızda, zaman bir anda uzar. Bir an, bir sonsuzluk gibi gelir. Sıkılmak, zihnimizin tıkanmasıdır; zaman burada neredeyse durmuş gibidir. Acı da, sıkıntı da zamanın içinde yankı bulur.


Zaman, aslında bir arayışın simgesidir. O, ne hızla akar ne de yavaşlar, sadece içsel dünyamızla şekillenir. Duygularımız ne kadar yoğun olursa, zaman da onlarla o kadar değişir. Beklerken yavaşlar, üzülürken can yakar; mutlu olduğumuzda kısalır, acı çektiğimizde ise bitmek bilmez. Sonuçta, zamanın geçip gitmesinin bir anlamı yoktur. Önemli olan, zamanın içinde nasıl var olduğumuzdur. Çünkü zaman, biz onu nasıl yaşarsak, öyle akar. Ne kadar uzun olduğunu, ne kadar hızlı geçtiğini ya da ne kadar ağır olduğunu fark ettiğimizde, aslında zamanın ruhumuzdaki yansımasını daha derinden anlamış oluruz.


İbn-i Haldun'a zamanı sormuşlar:

Bekleyince yavaşlar,

Gecikince hızlanır,

Üzülünce can yakar,

Mutlu olunca kısalır,

Acı çekince bitmek bilmez,

Sıkılınca uzar demiş...

 
 
 

Yorumlar


İnsanı İhmal Eden Her Sistem Çökmeye Mahkûmdur.

Onurhan Ekici

bottom of page